Gençliğimiz var!

Ya da bir zamanlar gençliğimiz vardı. Normal değildik, asla olamazdık, her şeyden önce gençtik bir kere. Hayatın kenarında yaşayamazdık. Bütün kapıların önümüzde açılacağını sanırdık. Bazıları gerçekten açılırdı da. Kapandığında ise yenilerinin açılacağını bilirdik. Gençken yapacak çok şey, yaşayacak çok sene ve görülecek çok yer vardı. Tadına varılacak pek çok an vardı. Tek bir kişiye bağlanamazdık ama hep birinin peşinde koşardık. “Seviyorsak gidip konuşurduk.” Bazen de sevsek bile söyleyemezdik. Kendimizi çok büyümüş zannederdik. Gençtik. Ömür nedir bilmezdik. Her şey yeniydi. Her şey sahiciydi. Her şey hesapsızdı. “Ah gençlik işte” diyen yetişkinler sinirimize dokunurdu. Onlara hak vereceğimiz günlerin geleceğinden bihaberdik.

Gençlik yıllarını bu kadar eşsiz kılan nedir? Nasıl olur da gençken hiç yalnız hissetmeyiz de, yolun yarısına geldiğimizde geçmişten tanıdığımız kimse artık yanımızda olmaz? Yanımızda kalanlar neden artık hepten değişmiştir? O güzel insanlar neden pek sıradan atlara bindikleri gibi yok olup gitmişlerdir? Nasıl olur da ortasına gelince ömür cetvelinin, ruh hâlâ genç kalır da beden, ilişkiler ve yaşantılar gençliğin geride kaldığını fısıldar?

Normal insanlar ağlatıyor

Gençliği hatırlamamak ne mümkün, aylardır yüreğim parçalanarak dönüp dolaşıp aynı diziyi izliyorum. İlk izlediğimde 2020 yılının Nisan ayıydı. COVID-19 karantinasının ilk aylarıydı. Bir arkadaşım birinden duymuş, sen dizilere meraklısın, seversin dedi. Bir diğeri de ben izledim, çok beğendim dedi. Meraklandım. Henüz hiçbir yerli platformda olmadığı için mecburen bir korsan sitede buldum. Bir akşamüzeri başlayıp gecenin geç saatlerine kadar bir oturuşta on iki kısa bölümü izledim. Yapmaz olsaydım; ağlamaktan gözlerim şişti, içim kurudu. Son bölüm biter bitmez ilk bölümden tekrar başladım. Yetmedi, YouTube’da fanlarının yaptığı ağlamaklı şarkılar ve tumturaklı yazılarla bezeli toplama videoları izledim. O da yetmedi, kitabını İngilizcesinden okudum. Nedense aynı hazzı alamadım. Bazı uyarlamalarda anlatıyı onu yaşatan kanlı canlı insanların oyununda, kusursuz sinematografiyle kotarılmış sahnelerde görmek, görsel olanın büyüsüne kapılmak, ekrandakilerle özdeşleşmek çoğu zaman çok daha güçlü bir etki yaratıyor.

Kısacası aylardır ara ara izliyorum. Bana hem geçmişi hatırlatan, hem sanatsal bir haz yaşatan hem de iki genç âşığın uzaklarda bir yerlerde gerçekten yaşadığını düşündürten çarpıcı bir deneyim oldu Normal People. Luca Guadagnino’nun Beni Adınla Çağır filminden bu yana uzun süredir herhangi bir anlatıdan bu kadar etkilendiğimi hiç hatırlamıyorum. Geçmişime dair, yaşadıklarıma dair, uzaklarda kalmış gençlik yıllarına dair birçok şeyi canlandırdı zihnimde. Anladığımı sandığım ama hiçbir zaman anlayamadıklarımı hatırladım. Lisenin son yılında birbirlerine duydukları ilgiyi, bir ayrılıp bir barışarak yıllar boyunca sürdüren İrlandalı zengin kız ile fakir oğlan ve onların sosyal çevreleri gibi pek sıradan bir öykü, ancak bu kadar etkileyici bir şekilde anlatılabilirdi.

Paul Mescal (d. 1996)
(Image source Hulu/BBC Three, image taken and edited by blogger)

Daisy Edgar-Jones (d. 1998)
(Image source Hulu/BBC Three, image taken and edited by blogger)

BBC Three ve henüz Türkiye’de olmayan akışım (streaming) platformu Hulu ortak yapımı olan Normal People, yayımlanır yayımlanmaz kanımca çok iyi organize edilmiş bir tanıtım çalışmasının da etkisiyle, karantinaya girmiş olan Avrupa ve ABD seyircisini tam kalbinden vurdu. Tanıtım diyorum, zira esas oğlan Connell’ın boynunda parlayan zincirin replikalarının “Connell’ın zinciri” şeklinde paketlenip eleştirmenlere gönderilmesinden “Connell’s Chain” adıyla kurulmuş Instagram hesaplarına kadar pek ilginç şeylere şahit oldum. Karantinanın da etkisiyle seyircisini bulan diziye ilişkin New Yorker’da okuduğum bir yazı da dahil olmak üzere, takip edebildiğim kadarıyla izleyicilerin temel tepkisi aşağı yukarı benimle aynıydı: “Ciğerimizi dağladınız bebeler, bu kadarı da fazla.”

Romandan uyarlama

Uyarlamalarla ilgili en sevdiğim şey, gözümden kaçan romanlardan ya da yazarlardan haberdar olmak. Genç yazar Sally Rooney (d. 1991) Normal İnsanlar romanıyla Avrupa’yı ve ABD’yi 2018’de kasıp kavurmuş. Şanslıyız, kitap Türkçede de Emrah Serdan çevirisiyle Can Yayınları tarafından yayımlanmış. Ekrana yazar Sally Rooney’le beraber Alice Birch uyarlamışlar. Metne neredeyse cümle cümle sadık kalınmış. Romanı kalitesiyle çok daha ileri bir yere taşıyan dizinin bölümlerinin yarısını Lenny Abrahamson diğer yarısını ise Hattie Macdonald yönetmiş. İki genç âşık Marianne ile Connell’ı Daisy Edgar-Jones ve Paul Mescal canlandırıyorlar. Paul Mescal bu rolüyle Emmy adayı da oldu.

Eleştirmenler ve seyirci diziyi hak ettiği yere taşıdılar ama bir roman uyarlaması olduğu için bu mini dizinin devamı muhtemelen olmayacak. Normal People artık Türkiye’de Blu TV’de gösteriliyor. Böylece canımız sıkılınca herhangi bir bölümünü açıp “Gençliğimiz var(dı)!” diye salya sümük ağlarken geçmişi hatırlayabiliyoruz. Eğer 25 yaşın altındaysanız herhalde çoktan izlemişsinizdir, çok şükür hâlâ gençliğiniz var. Daha yaşlıysanız, yüreğiniz dayanmayabilir, bu yazı bir uyarıdır. Şaka bir yana, kurmaca karakterler olsalar da Marianne ile Connell’ın yirmi beş yıl sonra nerede olduklarını birebir aynı oyuncularla izlemeyi, hayatın onları nasıl etkileyeceğini görmeyi isterim. Gerçi bu sefer de şu anki yaşlarıma ağıt yakar ve yine ağlarım herhalde. Belki Sally Rooney de hayatının ileriki yıllarında yeniden onları hatırlayacaktır. O hatırlamasa bile edebiyat ajanları ne güne duruyor?


Thumbnail image source Hulu/BBC Three – image edited by blogger.